Keriz / Mehmet Ercan
Kendisi tarikatçıların, cemaatçilerin önde gelenlerindendi. Düşüncelerini savunan ve iktidarda olan Aldı Kaçtı Partisi’nin hızlı ve ateşli bir üyesiydi. Bileklerini kesseniz, kırmızı kan yerine yeşil kan akardı. Bu partinin muhteşem ve muhterem başkanına olumsuz bir şey söylenmesine, müsaade etmezdi. Kendisine laf sokulmasına katlanır, fakat bu partiye ve onun genel başkanına toz kondurmazdı. Bu bezirgânlar partisinin eleştirilmesine katlanamaz, eleştirmeye kalkanlara diklenir, hemen onlarla kavgaya tutuşurdu. Esnaf arkadaşları bu durumu bildikleri için üstüne gitmezlerdi. Çünkü sonunun karakolda biteceğini bilirlerdi. Bir defasında kendisi gibi düşünmeyen gençlerle tartışmıştı… Gençler, bu zorbalar partisinin yolsuzluklarını, halklara ve demokrasiye düşman yönlerini ortaya koyunca, savcıya gidip gençlerden şikâyetçi olmuştu. Gençler, kendilerini kurtarana kadar ecel terleri dökmüşlerdi. Bu olaydan sonra Aldı Kaçtı Partililer bile kendisiyle aralarına sınır koymuşlardı. Çünkü burası küçük bir yerdi, herkes birbirinin yakını, hısımı akrabasıydı. Birisine bir şey yaptığınızda ucu onlara da dokunuyordu. Kendisini bu konuda uyaran arkadaşlarına da aldırmaz, kırıcı olurdu. Esnaflar iş iş diye feryat figan ederken o “ Allaha şükürler olsun ağzımızdan taşmasa da ona yakın bir noktadayız ” der, partisini yere göğe sığdırmazdı. Bir gün, kendisi gibi esnaf olan Ahmet’in yanına geldi. Durmadan ofluyor pufluyordu. Ahmet, “Hayrola, nedir bu uflamalar puflamalar? Sen de uflar puflar mıydın” diye sorunca, bizimkinin ağzı açıldı. Patlamak üzereydi. Birisiyle konuşma ihtiyacı duyuyordu. Çünkü müthiş bir kazık yemişti. Bu sorunu paylaşmak, böylece biraz da olsa rahatlamak istiyordu. Kendine yakın bulduğu, zaman zaman sert siyasal tartışmalara girdiği ve sonunda karakolluk olmadığı tek kişi olan Ahmet’e açıldı: “Bana öyle bir kazık attılar ki sorma gitsin! …Şimdi bu kazığı nasıl çıkaracağımı, kara kara düşünüyorum! ” “Ne oldu ki! Eğer bir yardımım dokunacaksa, söyle yapayım?” dedi, şefkatle. “Enayiyim enayi! Sen beni defalarca dostça uyardığın halde ben sana inanmadım. Enayilerin önde gideniyim; ben bunu fazlasıyla hak ettim”, diyerek köpürdü. Ahmet iyice telaşlandı: “Birader, her şeyin bir çaresi vardır. Derdini söylemezsen ben bir şey yapamam” dedi üzülerek. Cemaatçi: “Yok yok söyleyemem! Bırak yediğim kazık bana kalsın. Söylersem sonra senin yüzüne bakamam. Çünkü sen haklı çıktın” dedi. Ahmet iyiden iyiye meraklandı. “İyi de beni haklı çıkaran şey ne? Niye bir şey söylemiyorsun? ” “Yok, yok!” dedi üzüntüyle. “Eğer sende varsa, on beş günlüğüne bana yirmi beş bin lira verirsen çok memnun olurum. Önümüzdeki hafta bir çekim var; henüz hazırda bir liram bile yok…” Ahmet: “Yahu birader sende bu para yoksa bende olması mümkün değil. Biliyorsun işlerin nasıl kötü olduğunu. Gerçi senin işlerin hep iyidir. Kötü olduğunu söylediğini hiç duymadım. Şimdi bu sıkıntıya nasıl düştüğünü anlamıyorum” dedi. Ahmet ısrarla konuşmasını sürdürdü: “Diyelim ki ben sana bu parayı verdim; ne yapacaksın bu parayı? Bu kadar parayı niçin istiyorsun?” “Söyleyeceğim amma gülmeyeceksin, söz mü? ” “Söz, gülmeyeceğim” dedi cemaatçiyi rahatlatarak. Zavallı adam başladı yediği kazığı anlatmaya… Ahmet: “Sen benim Meto’nun cemaatinden olduğumu biliyorsun.” Ahmet: “He, biliyorum, ne olmuş? Bunu buradaki bütün esnaf biliyor. Sorun nerede?” “Meto’nun burada bulunan kendi cemaatinin toplantısına geleceğini, konuşma yapacağını söylediler. Cemaatten birçok kişi gibi, ben de bu konuşmayı dinlemeye gittim. Meto bir konuştu, pir konuştu. Konuştukça coştu, coştukça açıldı. Hem konuştu, hem ağladı. Hepimiz çok etkilendik. Sonunda konuşması bitince, tanıdığım birçok zengin esnaf ellerini cebine attı. Çeklerini çıkarıp yüklü rakamlı çekler yazdılar. Ben de altta kalmamak için yirmi beş bin liralık bir çek yazdım” dedi, nefes nefese. Ahmet. “Senin telâşesine düştüğün para, bu para mı?” diye sordu. “He yaaa!” dedi kendine öfkelenerek. Ahmet: “Ee, sonra ne oldu?” “Sonrasını ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Sonrası tam bir rezalet. Çeki ödemek için tanıdığım birçok esnaftan borç istedim. Paraları olduğunu bildiğim halde, hiçbirisi bana borç vermek istemedi. Daha da kötüsü, şu bizim Laz Tenekeci Yusuf yok mu, elimden tutup beni bir kenara çekti; kulağıma gizlice bir şeyler anlattı, şaşıp kaldım. Bayılmamak için kendimi zor tuttum.” Ahmet: “Peki, Laz Tenekeci ne dedi sana?” diye sordu. “Meğer o toplantıda beni kerizlemişler.” “Nasıl kerizlemişler? ” dedi Ahmet, büyük bir şaşkınlıkla. “Hani herkes yüklü çekler yazdı demiştim ya, işte o çeklerin hepsi yalanmış. Arkadan dönüp o çekleri sahiplerine iade ediyorlarmış; bir benimki işleme konulmuş. Yani senin anlayacağın, o toplantının kerizleneni benmişim” diyerek ağlamaya başladı. Ahmet bu açıklama karşısında adeta donup kaldı. Sonra kendisini toparlayarak, “Doğru mu ya bu söylediklerin?” dedi, öfkeyle. “Vallahi benim gibi birçok safı, bu şekilde ağlarına düşürüp kerizliyorlarmış. En son keriz de benmişim” dedi çocuklar gibi ağlayarak. O parası gittiğine değil, aptalca kandırıldığına, iyi niyetinin sömürülmesine ağlıyordu. Ahmet: “Ne diyeyim sana kardeşim? Seni defalarca uyardım. Sana bir türlü anlatamadım. Sen, gözü kapalı, onların her dediğine inanmanın cezasını çekiyorsun” diyerek, onu teselli etmeye çalıştı. Cemaatçi, üç dört gün sonra, altı ay önce aldığı arabasını satarak borcunu ödedi… Artık işyerine yayan gidip geliyordu. Kerizlere, bu yakışırdı… Mehmet Ercan
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR